Söyleşiyi Gerçekleştiren: Sine Ergün
Bu yazı Unlimited Mag Dergisi’nde yayınlanmıştır: https://www.unlimitedrag.com/post/unutusun-olanaksizligi
(Scroll down for English)

Sine Ergün: Deprem nedir?
Alper Şen: Bunun herhangi bir olumlu tarifini insanlığın tarafından bakarak yapmak zor, sarsıcı. Basitçe trajik bir doğa olayı diyebiliriz galiba insan uygarlığında neden olduğu hasarı göz önünde bulundurduğumuzda. Bir başka taraftan bakarsak, dünyanın neredeyse her bölgesinde bitmeyen bir canlılığın ve hareketin en görünür örneği belki de. Yeryüzünün sürekli dönüşen coğrafyasının simgesi. İnsan uygarlığının da düşmanı öte taraftan. Doğa ve dünya ile iç içe olduğumuz bilgisine yabancılaşarak inşa ettiğimiz her şeyi bize en acı deneyimlerle sorgulatan bir gerçeklik. Afet demek kolay, evet bizim için afet, dünya için toprağın ve suyun yeni nefes alma alanları yaratması belki de… İnsan kendisini aciz hissettiği her doğa olayını afet olarak tanımlıyor.
S.E. Birbiri ile çoğu zaman eş anlamlıymış gibi kullanılan ama başka şeylere göndermeleri bulunan iki sözcük geliyor aklıma. Yardımlaşma ile dayanışma. Deprem sonrası bölgedeki çalışmalar sende hangi sözcükle imleniyor?
A.Ş. Her ikisiyle de tanımlamak mümkün aslında. Birbiri yerine geçebilecek, bazı durumlarla da birbiri ile çelişebilecek eylemler olabiliyor bunlar deprem sonrasında. Başından başlarsak, yardımlaşmayı yardım isteyen bir kişinin, düştüğü zor durumdan kurtulabilmek adına o an kendisinden daha iyi durumda olan kişiye ihtiyaç duyması diye tanımlayabiliriz. Dayanışma da bu ihtiyacı hiyerarşik dil oluşturmadan karşılama çabası ile tanımlanabiliyor. Bu kavramların deprem sonrası yaşanan acı durumda bu kadar ön plana çıkması devlet kurumlarının yapması gereken şeyleri halkın yapmak durumunda kalması sonucu oluyor galiba. Deprem bölgesinde çalışmalar yürütüldüğünde politik doğruculuk adına “dayanışma” kelimesi çok sık kullanılan bir kelime oldu. İlk dönemlerde deprem bölgesi için insanlar bir şeyler yapmaya kalkıştığında ben de “yardım değil dayanışma” tanımı üzerinden düşünüyordum. Zamanla bu tür kategorik ayrımlar oluşturmanın biraz sıkıntılı olduğunu düşünmeye başladım. Deprem bölgesine “yardımda bulunmak” doğru ya da olması gereken bir şey. Bölgede insanlarla “dayanışmak” da tabii ki en doğal şekliyle dayanışma içindeki herkesi iyi hissettirebilecek bir eylem. Zaman içinde bu iki kavramın çatıştırıldığına tanık oldum deprem bölgesi söz konusu olduğunda. “Biz yardım etmiyoruz, dayanışıyoruz” gibi politik doğruculuğun da bir anlamda gösteriye dönüşebileceğine ve iyi niyetler arasında hiyerarşi oluşturacak söylemlerin başka bir seviyede sevimsizleşebileceğine de tanık oldum. Sonuç olarak yardım ya da dayanışma, ihtiyaç duyan kişilerin onurlarını zedelemeden yapılacak her çalışma baş göz üstünedir.
S.E. Adıyaman’da şu anda içinde bulunduğun yapı ve yürüttüğü projelerle ilgili bilgi verebilir misin?
A.Ş. Haziran ayının sonlarından beri Adıyaman’da Adıyaman Tabip Odası, KESK, Eğitim-Sen gibi bölgede işbirliği içindeki birçok sivil toplum örgütünün çalışmalarını yürüttükleri konteynerlerden oluşan yaşam alanında FİSA (Fikir ve Sanat Atölyesi Derneği) Çocuk Hakları Merkezi adına Medya Atölyesi’nin danışmanlığını yürütmeye çalışıyorum. Derneğin Adıyaman’da kurmuş olduğu merkezi dernek adına iki arkadaşımız orada yaşayarak ve civardaki Konteyner Kentlerdeki çocuklarla ve kimi zaman ebeveynlerle çalışmalar yürüterek gerçekleştiriyor. Bu arkadaşlarımız dışında benim gibi birçok kişi düzenli olarak Çocuk Hakları Merkezi’ne gidip gelerek süregiden çalışmalara katkıda bulunuyorlar. Yapılan şeyler çok çeşitli bir yandan, ama özetlemeye çalışırsam Çocuk Hakları’nı ve çocuğun yüksek yararını merkez alarak psiko-destekten sanat atölyelerine dek birbiri ile ilişkili ya da birbirini destekleyen çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Medya Atölyesi’nde de öncelikle yaşam alanındaki konteynere kurmuş olduğumuz küçük medya stüdyosunda çocuklar için güçlendirici özelliği ön plana çıkan medya atölyeleri gerçekleştiriyoruz. Bunları kendi alanlarında uzman ve pedagojik dili önemseyen yetişkinlerin katkılarıyla yürütmeye çalışıyoruz. Deprem sonrasında birçok alanda sıkıntılarla başbaşa kalan çocukların yaşamlarında olumlu bir dönüşümü sağlayabilmek adına öncelikle kendilerini ifade edebilecekleri araçları ortaya çıkartmak Çocuk Hakları Merkezi’nin ilk aşamadaki hedefi. Bunun için podcast atölyelerinden sanat terapisi çalışmalarına kadar farklı yöntemler kullanıyoruz. Deprem ile birlikte bir anlamda eski bilgilerimiz de ciddi bir sarsıntı geçirdi. Başka bir deyişle bildiklerimizi ya da önceki deneyimlerimizden öğrendiklerimizin önemli bir kısmını yeniden gözden geçirmek durumunda kaldık. Yeni bir dünya, yeni bir yaşam ve yeni bir gündelik hayat kurulacaksa da eski kitabi bilgilerle bunu yapmanın boşuna olacağına dair bir kanaat oluştu yaptığımız çalışmalarda. Biraz da bu nedenle önce kendimizi ve bildiklerimizi de sorgulayarak deprem sonrasında çocuklarla birlikte yeni bilgilerin peşine düştük bir anlamda. Yetişkinlerin bildiklerini çocuklara aktarması yerine birlikte hikayelerle ve deneyimlerimizle edineceğimiz yeni bilgilerle çevremizi anlamamızı ve hissetmemize neden olabilecek çalışmalar yürütüyoruz. Bunun somut bir örneği olarak “Hayat Bilgimiz” adında içeriğini çocukların oluşturduğu dergimizin üçüncü sayısını bu zamanlarda hazırlamaktayız. Derginin açıklama kısmı belki ne yapmakta olduğumuza dair fikir verebilir:
“Bizler Adıyaman K11 Konteyner Kent’te yaşayan çocuklarız. Burada yaşamaya başladığımız günlerden beri birlikte oyunlar oynamayı, kitap okumayı, hayaller kurmayı, sevindiğimiz ve üzüldüğümüz şeyleri birbirimize anlatmayı ve hep beraber bir şeyler yapmayı seviyoruz. Bazılarımız henüz okula gidecek yaşta değil, bazılarımız da liseye gidiyor. Yani her yaşta çocuklarız! Ne olursa olsun çocuk olmak çok eğlenceli bir şey ve biz de yetişkinler gibi her gün yaşadıklarımızdan, okuduklarımızdan ve izlediklerimizden bir şeyler öğreniyoruz. Bir gün etkinlik yaptığımız yetişkinlerle konuşurken gün boyu yaşadıklarımızdan edindiğimiz bilgilerden oluşan bir dergi çıkartıp bu bilgileri sizlerle paylaşmaya karar verdik. Etkinlikler boyunca resimler çizdik, kamerayla çekimler yaptık, oyunlar oynadık ve her gün yeni şeyler öğrendik. Bu öğrendiklerimiz de sizlerle paylaşmak istediğimiz hayat bilgimize dönüştü.
Umarız dergimizi seversiniz.!”

S.E. Adıyaman’da çocuklarla bir aradasın. Bir arada olduğun çocukların gözünden bir günü anlatabilir misin bize?
A.Ş. Bunu anlatabilmek için öncelikle bunu anlayabilmek gerekiyor ya da en azından çocukların bizlerle paylaştıkları kadarıyla gündelik yaşamlarının neresinde olduğumuzu görmemiz gerekiyordu. Biraz da bu nedenle çocuklarla gerçekleştirmiş olduğumuz ilk medya atölyeleri “Hayat Nasıl Gidiyor?” sorusuna birlikte cevap aramakla geçti. Bu aşamada Deniz Türkeş’in Konteyner Kentteki çocuklarla bu başlık altında yaptığı podcast çalışması bizler için çok öğretici oldu. Tarif etmek zor bir yandan da, her çocukta ve yetişkinde başka bir yoksunluğun ve eksikliğin varlığını hissettiğinizde çaresizlik duygusunun sizi sarmaması gerekiyor, aksine bir arada olmanın coşkusu ile yeni bir yaşamı kurmaya çalışırken gündelik hayatı da böyle tasvir etmek gerekiyor galiba. Her şeyden önce ferah evlerden 21 metrekarelik konteynerlerde yaşamaya başlamanın getirdiği zorlayıcı durumdan en çok çocuklar etkileniyor gözlemlediğimiz kadarıyla. Bunların ötesinde her çocuğun bu depremle birlikte yitirmiş olduğu farklı şeyler var. Çok basit gündelik alışkanlıklarından vazgeçmek zorunda olmalarından sevdiklerini yitirmeye dek bizlerle paylaşabildikleri ölçüde anlamaya ve hissetmeye çalışacağımız durumlar söz konusu. Dolayısıyla galiba tek bir gündelik yaşam betimlemesi yapmak kolay değil. Ama en azından şunu söyleyebilirim. Her çocuğun gündelik yaşamı artık eskisi gibi değil; kaldığı yerden arkadaşlarına, gittiği okuldan oynadığı oyunlara kadar her biri yeni bir yaşama yeni alışkanlıklar oluşturarak ya da oluşturmak zorunda kalarak uyum sağlamaya çalışıyor.
S.E. Sanatçı sözcüğü ile ilgili soru işaretlerini göz önünde bulundurarak soruyorum. Bellek tutuculuğu görevi atfedelim sanatçılara, sanata da bir nevi bellek tutma yöntemi diyelim. Sence deprem bölgesinde sanatçılar bu anlamda ne gibi alanlarda işlev gösterebilir?
A.Ş. Bir görsel bellek kaydı tutmak ile beraber belgelemenin ne kadar gerekli ve önemli olduğuna deprem bölgesinde yeniden tanık olduğumu söyleyebilirim. Bir sanat üretiminin öncesinde, yaşananları belgelemek ve bir kanıta dönüştürmek çok değerli ama bir yandan da pek de kolay değil. En zor zamanlarda, halen insanların kurtarılmaya çalışıldığı anlarda elinizde kamera ile bir şeyleri kaydetmeniz çok sarsıcı bir duygu ve eylem. Bunun duygusu ile başa çıkmak da kolay değil. Gözlerinizi istemsizce kapatmak isteyeceğiniz durumları belgelemeye çalışmak bu yaşanan travmayı ölümsüzleştirmek anlamına da geliyor. Son bir yıl içinde depremin yıktığı kentlerde kayıtlar alırken canımın bu kadar yanacağını tahmin etmemiştim. Yine de bunun bir mecburiyete dönüştüğünü bilmek de bu kaydı almayı gerekli kılıyor. Bizler de kaydetmezsek “resmi kayıtlar” dışında tüm yaşanan hak ihlallerine dair neredeyse hiçbir kanıt olmayacak galiba. Çünkü her şey bir şekilde zorla ya da tepkisel dürtülerle siliniyor. Yaşanan acının da ötesinde katlanılması daha zor olan şey, bu sürecin sessizlik içinde sürmesi ve sönümlenmesi olurdu: “O kadar kötü ve çaresiz bir durumdayız ki kimse sözlerimizi kaydetmiyor ya da yaşadığımız durumu belgelemeye gerek görmüyor.” Bir yandan da kaydettikleriniz de etik olarak size büyük sorumluluklar yüklüyor olabilir. Bir sanatsal üretimden çok daha önce dava dosyalarına girmesi gereken ya da yaşanan mağduriyetlerin duyurulmasını gerektiren şeyleri kaydetmiş olduğumuzun bilincinde olmak gerekiyor. Sanatçının bu aşamada sanat üretimini belki de birkaç sıra geriye atarak önce kayıt cihazlarıyla bu bellek tutma işlevini gerçekleştirmesi gerekir diye düşünüyorum. Canıyla ve acısıyla uğraşan insanların sesi ve görüntüsü olabilmek de bu yaşanan ağır travmaların depreme uzak insanlar için anlaşılır hale gelmesi açısından önemli olabilir.
S.E. Uzun zamandır bellek hakkında konuşuyoruz seninle, uzantısı ve açılımı olarak unlearning hakkında. Deprem bütün bunların neresinde duruyor?
A.Ş Unlearning’i hâlâ nasıl çevireceğimizden emin değilim. “Öğrenmeme” değil, o kesin. Şimdiye dek alışılagelen öğrenme sürecini geriye sararak yeniden, ama bu kez farklı metotlarla öğrenme sürecini deneyimlemek ise depremin bize öğrettiklerini tarif edebilir galiba. Daha önce de depremlere tanık olduk ama bilemiyorum, en yakın tarihli olanın duygusu ve sarsıcı gücü daha mı yakın, o nedenle mi böyle düşünüyoruz? Bunun gibi şeyleri düşünerek deprem bölgesine gittiğimde bu defa sarsılan ve neredeyse tamamen yıkılan şeylerin Babil Kulesi haşmetindeki binalarla birlikte kent yaşamına dair tüm bilgilerin de olduğuna tanık oldum. Kentin görece alt sınıf mahallerindeki küçük evlerinde yaşayan insanlar zamanla maddi durumları düzeldiğinde kent merkezinde çok katlı ve daha konforlu binalara taşınıyorlar, deprem de bu konforlu binaların yıkımına neden oluyor sonunda. Trajik ya da ironik, nasıl tarif edersem edeyim yine de depremin sarstığı şey bizim doğaya yabancılaşarak öğrenme yöntemlerimizmiş. Depremde evini ya da yakınlarını kaybeden insanların söylediği sözlerden biri buna benzerdi, depremle beraber hafızalarının da biraz silindiğini söylüyorlardı bazı şeyleri hatırlayamadıklarında. Şimdi bu silinen hafızanın yerine koymamız gereken yeni bilgilerin arayışındayız. Antakya’nın göbeğinde ya da Adıyaman’nın semtlerinde yıkıntılara baktığımda “Kent nedir?” sorusuna dair bildiğim her şey boşluğa düşmüş gibiydi. Yok olmuş bir kent merkezinin ortasında eski resimlerle şu an gördüklerimi karşılaştırdığımda herkes gibi benim de yüreğim sıkışmıştı. “Neredeyiz?” sorusuna cevap verememek, gün ışığının içinde karanlıkta kalmış olmak gibi kafa karıştıran bir hafıza yıkımı. Evet “unlearning” en acı şekilde deprem ile birlikte bir yöntem olarak karşımıza çıkmış oldu. Bildiklerimizi unutmamız pek kolay değil ama bilme sürecini geriye sararak yeniden bazı şeyleri doğayla barışarak öğrenebiliriz belki, ama bu kez kitabi şeyler değil, hikâyeler ve deneyimler bize yeni bir hayatı kurgularken birçok şeyi öğrenmemize yardımcı olacak.
S.E. Bessel A. van der Kolk Beden Kayıt Tutar kitabında gerçek bir unutuşun olanaksızlığından söz eder, olduğumuz insana, davranışlarımıza işler der geçmiş yaşantı. Depremi ise unutturmak için bütün yaygın araçlar kullanıldı. Unutuldu mu sence?
A.Ş. Depremi sadece bir haber içeriği olarak düşünen insanlar için belki unutulmuştur. Ya da yaşanan bu kıyametin sorumlusu olabilecek yetkili kişilerin de çabalarından biri depremi unutturmak olabilir. Ama unutmanın ötesinde depremin, her haliyle depremden etkilenen şehirlerde gündelik yaşama girdiğini söyleyebilirim. Evet dile gelmese de davranışlardan anlamak ya da hissetmek mümkün bir çok şeyi, düşmüş omuzlarla kırgın ve kızgın bakışların depremi unutması mümkün değil ve yüzbinlerce insandan, dava dosyalarından bahsediyoruz. “Ben de eşimi ve iki çocuğumu kaybettim” diye yaşadıklarını bir cümlede özetleyen bir kişi için durum depremi unutmanın ötesinde, belki de depremin öncesindeki hayatını unutması gibi bir durum söz konusu sanki. Unutturmak değil de yaşananları zamanla farklı hatırlamaya başlamak, hafızanın yeniden geçmişi üretmesi de başka bir dönüşüm bir yandan. Her şeyi tanrısal bir güce karşı çaresiz insan metaforlarıyla açıklamaya çalışmanın bu bozulan hafızanın bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Ama unutturmamak için önce insanların travmalarıyla başa çıkabilecekleri mekanizmaları ya da her türlü iyileştirme süreçlerini oluşturmak gerekiyor. Şu an neredeyse her kentte bunun çok çok gerisinde her şey. Adıyaman’da belediyenin cenaze işlerinde çalışan görevliler bir yıl sonra ilk kez psikolojik destek almaya başladıklarında söyledikleri sözlerden biriydi: “İlk defa birisi bize ne hissettiğimizi sordu.” Unutmanın ötesinde, depremi yaşayan ve yaşananlara tanık olan herkes galiba ayakkabısının içine bir taş almış oldu. Bu taşı çıkartmadan yürümeye çalışıyoruz, her adımda unutmanın ya da unutulmanın ötesinde hafızamızdaki kalıcı izlerin acısıyla ilerliyoruz.

S.E. Van depreminde çadırkentte kaldığım hepi topu on gün ıstıraba benzer yaşadığım acının yanı sıra işe yaradığımı hissetmenin verdiği bir sağaltım duygusu yaşadığımı anımsıyorum. Ve bu duygudan utandığımı. Sen yaşadığın bütün deneyimlerden sonra neredesin? Kimsin artık?
A.Ş. Video imajı ile bir şeyler üretmeye çalıştığım zamanlardan beri aslında kim olduğuma dair somut bir şey söylemekte zorlandım. Şimdiye dek kaydettiğim ya da kurgusunu yaptığım şeyler içerisine olumlu şeyler öyle az ki… Acının, zor zamanların, insan hakları ihlallerinin ve travmatik birçok imajın görsel düşüncesi üzerinden bir şeyler üretme çabası benim de bunu hangi sıfatla ve neden, nasıl yapmam gerektiğini çok sorgulattı. Yaptıklarım ve düşündüklerim arasında yaşadığım zamanlarda eylemcilerin arasındaki sanatçı, sanatçıların arasındaki eylemci olarak tanımlandığıma birçok kez tanık oldum. Yine de kaydettiğim ya da kurguladığım imajların bana bir şekilde sanat kariyeri yarattığını inkâr etmedim. Zor zamanların kaydına dair yaptıklarım ilk aşamada belki bir toplumsal fayda ya da farkındalık yaratsa ve öncelikle o amaçla yapılmış olsa da zamanla bu imajların bana da artı değer ürettiğini gördüm. Eylemlere ya da toplumsal mücadelelere gerekli gördükleri zamanda dahil olan sanatçıların sanatçı kimliklerini ön plana çıkartarak yaptıkları çalışmaların bal kovanına giren eşek arısı gibi uzun yıllar verilen mücadelenin artı değerini mücadelenin içindeki kişileri çok da fazla umursamadan kısa sürede kendileri için oluşturduğuna ve niyetlenen şeyin aksine toplumsal mücadele veren kişiler ile sanatçılar arasına samimiyetsiz bir ilişki oluşturduğuna tanık olduğum anlar maalesef çokça oldu. Bu tanıklıklarım beni de yaptığım işleri de çokça sorgulattı. Biraz da bu nedenle bazen çevremdeki arkadaşları da bu düşüncelere inandırmaya çalışarak kolektif yapılar kurmaya ve bu işlerin bana/bize yönelik artı değerini en aza indirmek için isimsiz işler üretmeye önem gösterdim. Bu konuda ne kadar başarılı olabildim bilmiyorum, galiba başarısız olduğum anlar ya da hayal kırıklıkları yeteri kadar oldu ama bazen de yapılan işlerin “politik risklerini” de gördüğümde bu kez isim yazmamanın başka bir soruna neden olabileceğine tanık oldum. Her toplumsal mücadeleye dahil olanların sanatçı ya da eylemci olarak kendisine özgü koşulu ve durumu var. Oktay’ın (İnce) sevdiğim bir cümlesi vardı, tam anımsayamıyorum birebir ama, “bazı yerlerde kaydedecek gücüm, bazı yerlerde kamerayı hiç kullanmayacak hikmetim olsun isterim” gibi bir şeydi. Senin soruna ve düşündüğün açmaza geri döneyim bunlardan sonra. Evet biz 2011’deki deprem sonrası Erciş’e gittiğimizde de en azından birey olarak değil, ekip olarak gittiğimizi çok iyi anımsıyorum. Kalabalıktık ve ekip her hafta değişiyordu. İsimlerimizi çocuklar da zor anımsıyordu, sonuçta hepimiz Gündem Çocuk Derneği gönüllüleriydik. Yine de bir çocuğun şu cümlesi, benim için de senin hissettiğin “toplumsal faydanın neden olduğu mutluluğa” çizik atmıştı. Bir çocuk tanışmaktan imtina etmişti bizimle, “siz de gideceksiniz birkaç gün sonra nasıl olsa, tanışmamıza gerek yok” diyerek. Şimdi tüm bu deneyimlerden sonra, Adıyaman ya da başka bir yer fark etmiyor, gittiğimde kamerayı eğer bir çocuk kullanmıyorsa, ona -eğer kullanmak isterse- nasıl kullanması gerektiğini göstermek için çıkartmayı önemsiyorum. Yaşananları kaydeden çocukların yetişkinler tarafından çok daha fazla önemsendiğine ve çocukların kendi medya ürünlerini kendileri oluşturabildikleri için özgüvenlerinin zamanla artmasıyla seslerinin daha gür çıkabildiğine tüm bu zamanlarda çokca tanık olduk. Yine sorduğun soruya ve kendime dönersem kim olduğuma dair halen emin olamadığım detaylar var ama zor zamanların görsel artı değerini en azından bu zor zamanları izlemek isteyen dolu tribünlere göstermekten kaçınıyorum, olacaksa da adımı bir yerlere saklamaya ya da insan hakkı ihlali kanıtı olabilecek kayıtları kamusallaştırmaya özen gösteriyorum. Bununla birlikte etik duyarlılıkla yaşanan acıyı estetize ederek anlatmaya çalışmak çok güçlü bir duruş, belki bende o güç pek kalmadı artık. Jean Genet’in “Size işkence edene karşı bir şey söyleyecekseniz önce onun dilini iyi konuşmanız gerekebilir” cümlesi dolayısıyla çok değerli bu dönemde. Bu zamanlara dair bir belge-video yapar mıyım yeniden, umarım yaparım, belki çoğu kişinin depremi tekrar unutma döngüsüne girdiği zamanlarda, tribünler boşaldığında yaşadıklarıma ya da tanıklıklarıma dair bir şeyler yapmayı istiyorum. Şimdilik sanatın güçlendirici ve elitist olmayan özelliklerini çocuklarla paylaşmak ve benim değil onların üretimine alan açacak koşullar yaratmaya ya da onlar için kolaylaştırıcı olmaya özen gösteriyorum.
2024
—
The Impossibility of Forgetting: Interview with Alper Şen On Being an Artist in the Aftermath of the February 6th Earthquake
Interviewer: Sine Ergün
This interview was published by Unlimited Mag: https://www.unlimitedrag.com/post/unutusun-olanaksizligi
Sine Ergün: What is an earthquake?
Alper Şen: It’s difficult, unsettling to make any positive description of this when looking at it from the perspective of humanity. We can simply say it’s a tragic natural event, perhaps, considering the damage it causes in human civilization. On the other hand, it’s maybe the most visible example of the constant vitality and movement in almost every region of the world. It’s a symbol of the ever-changing geography of the Earth. It’s also an enemy of human civilization. It’s a reality that questions everything we’ve built, alienating ourselves from nature and the world. Disaster is an easy word to say, yes, for us it’s a disaster, but for the Earth, it might be creating new breathing spaces for land and water… Humans tend to label any natural event that makes them feel helpless as a disaster.
S.E. Two words come to mind that are often used interchangeably but have different implications: “assistance” and “solidarity.” In the region after an earthquake, which word is implied in the ongoing work?
A.Ş. Actually, both can be used to describe it. These actions can sometimes overlap, and in some cases, they can contradict each other after an earthquake. Let’s start with assistance, which could be defined as the need of a person in distress to seek help from someone who is in a better position at that moment to overcome their difficulties. Solidarity can also be defined as the effort to meet this need without creating a hierarchical language. Perhaps the prominence of these concepts in the painful situation experienced after the earthquake is due to the fact that state institutions fail to do what the public is forced to do. When work is carried out in earthquake-stricken areas, the word “solidarity” has become a very common word in the name of political correctness. In the early days, when people tried to do something for the earthquake-stricken area, I also thought about it through the definition of “not aid but solidarity.” Over time, I started to think that it’s a bit problematic to create such categorical distinctions. “Assisting” the earthquake-stricken area is the right thing to do, or what should be done. “Solidarity” with the people in the area is, of course, an action that can make everyone in solidarity feel good in its most natural form. I witnessed the conflict between these two concepts when it comes to earthquake-stricken areas. When it comes to the earthquake-stricken area, using terms that create a hierarchy among good intentions, such as “We are not helping, we are showing solidarity,” can also turn political correctness into a spectacle and make speeches that create a hierarchy between good intentions unpleasant on another level. As a result, whether assistance or solidarity, any work that is done without compromising the dignity of those in need is paramount.

S.E. Can you provide information about the structure you are currently in and the projects you are running in Adıyaman?
A.Ş. Since the end of June, I’ve been trying to provide consultancy for the Media Workshop of the FİSA (Idea and Art Workshop Association) Children’s Rights Center in Adıyaman, which consists of containers where many civil society organizations in the region, such as the Adıyaman Chamber of Doctors, KESK, and Eğitim-Sen, collaborate. Our friends live there on behalf of the association and carry out studies with children and sometimes parents in the surrounding Container Cities. Besides these friends, many people like me regularly go to the Children’s Rights Center and contribute to the ongoing studies by coming and going. The things we do are quite diverse, but if I try to summarize, we carry out studies that are related to each other or support each other, from psycho-support to art workshops, with a focus on Children’s Rights and the best interests of the child. In the Media Workshop, we primarily conduct media workshops for children in a small media studio we set up in a container in the camp area, where the empowering feature for children is highlighted. We try to conduct these workshops with the contributions of adults who are experts in their field and value pedagogical language. The first stage of the Children’s Rights Center is to bring out the tools with which children can express themselves, in order to be able to create a positive transformation in the lives of children who face many difficulties after the earthquake. For this purpose, we use different methods ranging from podcast workshops to art therapy sessions. Along with the earthquake, our old knowledge also experienced a serious shake. In other words, we found that it would be in vain to build a new world, a new life, and a new daily life with old bookish knowledge in the studies we conducted. Perhaps for this reason, we first questioned ourselves and our knowledge, and then, after the earthquake, we pursued new knowledge with the children. Instead of adults transferring what they know to children, we conduct studies that may help us understand and feel our surroundings with new information we acquire through stories and experiences together. As a concrete example of this, we are currently preparing the third issue of our magazine called “Our Knowledge of Life” which is created by children. The description section of the magazine can give an idea of what we are doing:
“We are children living in Adıyaman K11 Container City. Since the day we started living here, we love to play games, read books, dream, tell each other what we are happy and sad about, and do something together. Some of us are not yet old enough to go to school, some of us are going to high school. So, we are children of all ages! Being a child is a lot of fun no matter what happens, and like adults, we learn something every day from what we experience, read, and watch. One day, while talking to the adults we had activities with, we decided to publish a magazine consisting of the information we gained from our experiences throughout the day and share this information with you. During the activities, we drew pictures, took shots with the camera, played games, and learned new things every day. We wanted to turn what we learned into our life knowledge, which we wanted to share with you. We hope you like our magazine.!”
S.E. You’re with children in Adıyaman. Can you tell us about a day from the perspective of the children you’re with?
A.Ş. To be able to explain this, firstly, it’s necessary to understand this or at least feel where we are in the daily lives of children, as much as the children share with us. That’s why the first media workshops we conducted with children were spent searching for answers together to the question “How’s Life Going?” At this stage, the podcast work Deniz Türkeş did with the children in the Container City under this title was very instructive for us. It’s difficult to describe, on the one hand, when you feel the presence of a different lack and deficiency in every child and adult, you shouldn’t let the feeling of helplessness envelop you; on the contrary, while trying to establish a new life with the excitement of being together, you should also describe the daily life in this way, I think. First and foremost, it’s observed that children are affected the most by starting to live in containers of 21 square meters from spacious houses. Beyond that, each child has different things they have lost with this earthquake. Situations that we will try to understand and feel as much as they share with us, from giving up very simple daily habits to losing loved ones. Therefore, I guess it’s not easy to make a single description of daily life. But at least I can say this much. Every child’s daily life is no longer the same; they try to adapt by creating new habits for a new life, from where they left off, with their friends, schools they go to, games they play, and every aspect of their lives.
S.E. Considering the question marks regarding the term “artist,” I ask. Let’s attribute the role of memory preservation to artists, and let’s also consider art as a kind of memory preservation method. In your opinion, in what areas can artists function in earthquake zones in this sense?
A.Ş. I can say that along with visual memory recording, documenting has proven to be necessary and important once again in earthquake zones. Documenting what happens before creating art and turning it into evidence is very valuable, but at the same time, it’s not quite easy. In the toughest times, recording something with a camera while people are still being rescued is a very shocking feeling and action. Dealing with this feeling is not easy either. Trying to document situations where you might involuntarily want to close your eyes also means immortalizing this trauma. Over the past year, I didn’t anticipate that recording in cities destroyed by earthquakes would hurt this much. Still, knowing that it has become a necessity makes taking these records. If we don’t record, there will be almost no evidence of all the human rights violations other than the “official records,” it seems. Because everything is somehow erased by force or reactionary impulses. Beyond the pain experienced, the most difficult thing to bear is that this process continues and fades away in silence: “We are in such a bad and helpless situation that no one is recording our words or deeming it necessary to document the situation we are experiencing.” On the other hand, what you record may also impose significant responsibilities on you ethically. It’s necessary to be aware that we may have recorded things that should be included in legal files or should be publicized to announce the injustices experienced long before they become an artistic production. At this stage, I think the artist may need to step back a few steps from artistic production and first fulfill this memory preservation function with recording devices.
S.E. We’ve been talking about memory for a long time, you and I, in terms of its extension and expansion, also about unlearning. Where does the earthquake stand in all of this?
A.Ş. I’m still not sure how to translate “unlearning.” It’s not “not learning,” that’s for sure. Describing what the earthquake has taught us might involve rewinding the conventional learning process and experiencing the learning process again, but this time with different methods. We’ve witnessed earthquakes before, but I don’t know, is the feeling and shocking power of the most recent one closer, is that why we think this way? Thinking about things like this, when I went to the earthquake zone, I witnessed that along with the grandiose buildings resembling the Tower of Babel that collapsed or were almost completely destroyed, all the knowledge about urban life had also disappeared. When I looked at the ruins in the relatively lower-class neighborhoods of the city, it seemed like everything I knew about “what a city is” had fallen into a void. Comparing what I see now with old pictures in the midst of a vanished city center in antioch or districts of Adıyaman, my heart was heavy just like everyone else’s. A memory collapse that confuses the mind, like not being able to answer the question “Where are we?” It’s like being lost in the darkness of noon. Yes, “unlearning” has emerged as a method alongside the earthquake in the most painful way. It’s not easy to forget what we know, but perhaps by rewinding the process of knowing and re-learning some things by making peace with nature, this time stories and experiences, not just theoretical things, will help us learn many things as we envision a new life.

S.E. Bessel A. van der Kolk talks about the impossibility of true forgetting in his book “The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma” stating that past experiences embed themselves into who we are and our behaviors. However, all widespread means were used to make people forget the earthquake. Do you think it has been forgotten?
A.Ş. Perhaps it has been forgotten for those who only consider the earthquake as a news item. Or one of the efforts of those who could be responsible for this apocalypse might be to make people forget the earthquake. But beyond forgetting, I can say that the earthquake has entered daily life in cities affected by it in every aspect. Even if it’s not verbalized, it’s possible to understand or feel many things from behaviors—the fallen shoulders, the resentful and angry looks—forgetting the earthquake is not possible, and we’re talking about hundreds of thousands of people, court files. For someone who summarizes their experiences in a single sentence by saying, “I also lost my spouse and two children,” the situation seems to go beyond forgetting the earthquake; it’s as if forgetting their life before the earthquake is also at stake. Instead of making people forget, starting to remember things differently over time, the memory producing the past again, is another transformation. I believe trying to explain everything with metaphors of helpless human beings against a divine power is a reflection of this corrupted memory. But to prevent forgetting, mechanisms for people to cope with their traumas or any kind of healing processes need to be established first. Currently, everything is far behind in almost every city. One of the statements made by the municipal funeral workers in Adıyaman when they started to receive psychological support for the first time a year later was: “Someone asked us how we felt for the first time.” Beyond forgetting, it seems that everyone who experienced the earthquake and witnessed what happened has been burdened with a stone in their shoe. We’re trying to walk without removing this stone, progressing with the pain of lasting traces in our memory beyond forgetting or being forgotten.
S.E. I remember feeling a sense of healing from feeling that I was useful alongside the ten days of suffering I endured while staying in a tent city during the Van earthquake in 2011. And I felt ashamed of this feeling. Where are you now after all your experiences? Who are you now?
A.Ş. Since the times when I tried to produce something with video imagery, I’ve actually struggled to say something concrete about who I am. So few of the things I’ve recorded or edited are positive… The effort to produce something through visualizing pain, difficult times, human rights violations, and many traumatic images has made me question a lot about what I should do, why, and how. In the times I’ve lived and thought among my actions and thoughts, I’ve witnessed many times being defined as an artist among activists or as an activist among artists. Still, I haven’t denied that the images I’ve recorded or edited somehow created a career in art for me. Although what I did for the recording of difficult times might have initially created social benefit or awareness, and was primarily done for that purpose, over time, I saw that these images also generated added value for me. During the times when artists who participated in actions or social struggles included their artist identities prominently, I witnessed moments when the works they did created added value to them in a short time, similar to a wasp entering a beehive, without paying much attention to the people in the struggle and creating an insincere relationship between the activists and the artists, contrary to the intention. Unfortunately, there have been many moments like this. These observations also made me question the work I did a lot. For this reason, sometimes I tried to convince friends around me of these thoughts by forming collective structures and producing anonymous works to minimize the added value of these works to me/us. I don’t know how successful I’ve been in this regard; perhaps there have been enough moments of failure or disappointments, but sometimes when I saw the “political risks” of the works being done, I witnessed that not writing a name could cause another problem. Everyone who participates in social struggles has their own condition and situation as an artist or activist. Oktay’s (İnce) favorite sentence of mine was something like, “I would like to have the power to record and the wisdom not to use the camera at all in some places.” Let me return to your question and to myself after these. Yes, when we went to Erciş after the earthquake in 2011, I remember very well that we went as a team, not just as individuals. We were a crowd, and the team changed every week. Even the children found it difficult to remember our names; after all, we were all volunteers of the Gündem Çocuk Derneği (Children’s Agenda Association). Still, a child’s sentence marked a scratch on my “happiness caused by social benefit” that you felt. A child refused to meet us, saying, “You will leave in a few days anyway, there’s no need for us to get acquainted.” Now, after all these experiences, whether in Adıyaman or elsewhere, it doesn’t matter, when I go and if a child doesn’t use the camera, I care about taking it out to show them how to use it—if they want to. In all these times, we witnessed that children who recorded what happened were much more valued by adults, and as their confidence increased over time by creating their own media products, their voices could be louder.

If I return to the question you asked and to myself, there are still details about who I am that I’m not sure about, but I avoid showing the visual added value of difficult times to packed stadiums that want to watch these difficult times, and if it happens, I try to hide my name somewhere or try to make recordings that could be evidence of human rights violations public. However, trying to tell the pain by aestheticizing it with ethical sensitivity is a very powerful stance; maybe I don’t have that power anymore. Jean Genet’s sentence “If you are going to say something to someone torturing you, you may need to speak his/her language well first” is very valuable in this period. Would I make a documentary video about these times again, I hope I would, maybe when most people are in the cycle of forgetting the earthquake again, when the stands are empty, I want to do something about my experiences or testimonies. For now, I try to share the empowering and non-elitist qualities of art with children and create conditions that will open up space for their production, not mine, or try to facilitate for them.
2024