İstanbul’un Artığı’na Sonsöz: Baştan başlayalım… / Epilogue for Surplus of Istanbul: Let’s Start from the Scratch

(Scroll down for English)

Bu çalışmaya başladığımızda İstanbul’da toplayıcıların yaşadığı sorunları dile getirerek, bir çevre sorununun ardında kalan emek ve çalışma güvenliği sorunlarını anlatma niyetindeydik. Bunun için de İstanbul’un ve görünürlüğün merkezi olan Beyoğlu ile bundan 10-20 yıl önce şehrin çeperinde kalan ve 1993 yılındaki çöp dağının patlaması sonucu ölen 39 kişinin hatırasının hala canlı olduğu Ümraniye’de toplayıcıların yaşadıkları sorunları anlatan 12 video yapmayı planlamaktaydık. Ancak zamanla yapmayı amaçladığımız videolar ve anlatmayı umduğumuz hikayelerin içeriği ve sayısı değişti, yapmayı planladığımız bu çalışmaya dair algımızın değiştiği gibi.

2001’de Ankara’da kağıtçılarla karşılaşmamızda onlardan ilk öğrendiğimiz, çalışma koşullarının zorluğu ya da gündelik yaşamdaki sıkıntılarından önce, zorunlu Kürt göçüydü. O zamanın Ankara’sına ve çalışma koşullarına dair yaşadıkları sıkıntılar, zorunlu göçün travmatik sonuçlarının ardında kalmıştı. Toplayıcıların yaşamlarına tanık olduğumuzda bu sektörün sıkıntılarından önce insanları toplayıcılık yapmaya sürükleyen koşullarla yüzleşemediğimizde dile getireceğimiz sıkıntıların mevcut adaletsizliğe sadece bir “çevre düzenlemesi” getireceğini düşünüyorduk.

Video izlenimlerde bahsettiğimiz Baudelaire’in “Kötülük Çiçekleri” kitabı (1857), bildiğimiz kadarıyla “Toplayıcının Şarabı” (Le vin des chiffonniers) şiiriyle toplayıcıları literatüre dahil eden ilk çalışma… Baudelaire’in toplayıcıyı modernizmin çarkları arasında ezilmiş bir birey olarak tanımladığı söylenir. Baudelaire’in şiirinde bahsettiği toplayıcı ile nasıl karşılaşmış olabileceği hakkında fikir yürüttüğümüzde ise 1850’lerin Paris’i karşımıza çıkıyor. Bu yıllarda şehir baştan sona yeniden inşa edilirken fakir mahalleler de zengin mahallere geniş yollarla bağlanmış. Baudelaire, Paris’te toplayıcılardan bahsettiği gibi, 1850’lerdeki kentsel dönüşüm sonrasında sevgilisi ile bir kafede mum ışığında baş başa iken geride kendisini izleyen “aç gözlerden” de bahseder. Fakirlik artık gözle görülebilir yığınlar halinde sokaklardadır.

Konumuz Baudelaire değil, yerimiz de Paris değil, ancak günümüzde İstanbul, dünyada kentleşmenin ve dönüşümün marazi hallerinin ortaya çıktığı Pekin, Sao Paulo, Kahire gibi birçok metropolünde olduğu gibi toplayıcılar üzerinden yeniden ve yeniden tarif ediliyor.  Keskin sınıf çelişkilerinden göçe, çevre sorunlarından kentsel dönüşüme dek birçok anlatının simgesine dönüşen toplayıcının görüntüsü toplayıcıya taşımakta olduğu çuvaldan daha ağır anlamlar yüklüyor ve çoğunlukla toplayıcı da bu taşımakta olduğu anlamlardan habersiz oluyor.

Toplayıcının kazancını sağladığı madde olan ve mülkiyetinden vazgeçildiği için sokağa bırakılan atık, şehirleşmenin ve tüketim kültürünün kaçınılmaz sonuçlarından birisi. Şehirlinin ve şehri yönetenlerin atıkla kurduğu/kurmadığı ilişki de çoğunlukla toplayıcının, atığın geri dönüşümdeki yerini belirliyor. Kentli, toplayıcılığı genellikle işsizliğin son raddesinde yapılan bir iş olarak görüyor. Metropollerde niteliği ve niceliği hızla artan atık, atıkla geçinen insanların hayatlarını dönüştürürken geri dönüşümün piyasa koşullarında artan önemiyle birlikte kapitalizmin en vahşi alanlarından birini de ortaya çıkarıyor. Bununla beraber güvencesiz çalışma koşullarının en altındaki toplayıcılar-kağıtçılar-geri dönüşüm işçileri romantik ve gizemli anlatımlarla övülürken kayıt dışı çalışma alanları onların aleyhine olacak şekilde deşifre olabiliyor.

Ankara Büyükşehir Belediyesi bundan birkaç yıl önce toplayıcıları, kağıt ve plastiği kendi anlaşmalı şirketlerine piyasa fiyatının altında satmaya zorlamıştı. Toplayıcılar buna yanaşmadığındaysa, bir yandan belediyenin zabıtaları toplayıcılara göz açtırmazken bir yandan da belediye, kendi yayın organlarında “kaçak çöp avcıları” olarak tanımlamıştı. Zamanla toplayıcılar pes edip belediyenin istediği fiyatta ve anlaştığı firmalara topladıklarını satmayı kabul ettiklerinde ise, aynı kişiler, aynı yayın organları tarafında “çevre gönüllüleri” olarak ilan edilmişlerdi.

Bunun gibi birçok örneğe şehirlerdeki farklı belediyelerin atık yönetiminde rastlamak mümkün. Atığın artan niteliği ve niceliği bir yandan hepimizi çevreye daha duyarlı hale getirirken, toplayıcının görüntüsü ise kendi sorunlarının dışında bir simgeye dönüşüyor ve öyle tarif ediliyor. “Bir çevre sorununun çözümü noktasında katkısı olanlar”, “işsizliğin görünmeyen yüzü”, “zorunlu göç mağdurları”, “çöpü dağıtanlar/karıştıranlar” gibi birçok tanımlamanın içerisinden geçen toplayıcılar-kağıtçılar-geri dönüşüm işçileri günlük kazançları peşindeyken bilginin az, kanaatin fazlasıyla yer aldığı söylemlerin içerisinde farklı tariflere maruz kalıyorlar.

Bu farklı ve kimi zaman da fazlasıyla alegorik/şiirsel tanımlamalar içerisinde kentli, kendi atığını tanımlayamadığı / ya da bunu reddettiği için toplayıcıyı genel kanaatlerle tanımlayarak bu süreçten temiz çıkmaya çalışıyor. Bu nedenle toplayıcıyı değil de kendi atığımızı tanımlamaya çalıştığımızda ya da atığın sokaktaki dönüşümünü ve el değiştirme hallerini takip ettiğimizde temiz, şiirsel kanaatlerin cilasının söküldüğü gibi atığın dilinden kentliyi ve kentlilerin birbiriyle ya da atığı geri dönüştürenlerle kurduğu/kuramadığı ilişkiyi yeniden tanımlamak da mümkün olabiliyor. Eğer atığın yeniden metalaştığı ve pazarlanabilir hale dönüştüğü ya da zehirli bir madde olarak bırakıldığı alanlara bakabilirsek kendi atığımızla kurduğumuz ilişkiyi de yeniden tarif edebilecek hale geliyoruz.

Bu şehirde herkes günde ortalama 1 kilo atık üretiyor. Bu atık ise kişiye, kişinin yaşam tarzına, yaşadığı yere kadar birçok değişkenin sonucunda üretiliyor. İstanbul’un Artığı bu nedenle bir genelleme yapmak yerine İstanbul’un merkezinden (Beyoğlu) kıyısına doğru (Ümraniye) atığın izini takip ederek ve kişisel bir harita oluşturarak atığın metaya dönüştüğü, yeniden dolaşıma sokulduğu alanlara bakmaya çalıştı. Bu alanların çoğundaysa toplayıcılara denk geldi. Çalışma güvenliğinden çocuk işçi emeğine, kentsel dönüşümden zorunlu göç mağdurlarına dek atığa dönüşmüş, kurcalandığında bedenen ve ruhen hasta edecek hallerin içinden geçerek Ümraniye’deki eski çöplüğün 28 Nisan 1993’teki patladığı ve 39 kişinin öldüğü yere ve zamana atığın 27 gün boyunca 27 farklı halini tarif ederek gitmeye çalıştı.

When we commenced upon this work, we were aiming to express the issues that waste collectors face by describing their labor conditions and security matters in work, and beyond environmental issues. For this reason, we planned to shoot 12 videos narrating the difficulties of waste collectors in Beyoğlu, an area in central Istanbul where collectors are visible, and in Ümraniye, where 39 people died from an explosion on a garbage hill in 1993, with its memory still vivid in the minds of those in the district. But as our perception of this work changed over time, so did the targeted videos and the context of stories we were hoping to tell…

The first thing we learned about the paper collectors of Ankara, when we initially encountered them in 2001 – before learning of their difficult working conditions and everyday life issues – was the forced migration of the Kurds. The difficulties of the working conditions of Ankara back then, came after the traumatic results of forced migration. If we chose to avoid their reasons for becoming collectors, before mentioning the difficulties faced by this sector’s laborers, we thought that we would add merely another ‘landscape’ to the existing injustice.
As far as we know, Baudelaire’s poem ‘Le vin de chiffoniers’ in his book ‘Les Fleurs de mal’ (1857) is the first work to include mention of collectors in literature. It is said that Baudelaire defined the collector as an individual crushed by the wheels of modernism. When we imagine how Baudelaire could have met the collector mentioned in his poem, we face the 1850’s of Paris, a time when the city was entirely reconstructed by connecting poor districts with rich ones through broad alleys. As Baudelaire describes the collectors, he also mentions ‘the hungry eyes’ that follow him in the back while meeting te -te-a-tete with his lover in a café over candlelight. Poverty is now on the streets and visible en masse.

Neither is our topic Baudelaire, nor is the scene Paris; but it is contemporary Istanbul, whose morbid urbanization and transformation is over and over again depicted by the collectors, and as similar to many world metropolis such as Beijing, Sao Paolo and Cairo. From harsh class contradictions, to environmental issues, and urban transformation projects, the symbol of the waste collector carries more deep significance and meaning than the actual image of his material in tow, and usually, the collector remains unaware of these projected meanings.

The materials that provide the collector’s income, the waste of dispensable property that is thrown out onto the street, is an inevitable result of urbanization and consumer culture. Positioned between the city inhabitants’ waste, and the city’s governmental bodies that order and organize waste laws, are the waste collectors themselves, their lives embedded in the recycling process. While the city inhabitant usually conceives of waste collecting as the final stage of joblessness, the rapid increase in the quality and quantity of waste changes the lives of those who make a living from it, subsequently revealing one of the most ferocious fields of capitalism through the rising importance of recycling.

A few years ago, the municipality of the City of Ankara had forced its waste collectors to sell their papers and plastic to their own contracted companies for a lower price than the market defined. When the collectors avoided collaborating under these conditions, on one hand the municipality’s police officers provided no respite, while also, they campaigned against collectors, describing them as ‘smuggled waste hunters’ within their publications. Eventually, the waste collectors gave in to these conditions and sold their materials to the price demanded by the municipality and its contractors—the same publicists who were labeled as ‘volunteers of the environment’.

A variety of similar waste management cases may be found in other cities. As our attention to waste quality and quantity rises, so does our awareness of environmental issues; but the image of the collector turns into* the epitome of something beyond his or her own, immediate, daily struggles. With simplistic descriptions such as; ‘those who contribute to environmental issues’, ‘the unseen face of joblessness’, ‘forced migration victims’, and ‘waste scatterers/shufflers’, collectors become the subject of convictions with little knowledge behind their attempts to earn a living on a daily basis. Within these different allegories and overly poetic descriptions, the city inhabitants fail to define their waste by real terms. In turn, this leads to a common idea and conviction regarding the collectors, and subsequent reactions to those who come to clean. For these reasons, by trying to define our own waste, and by following the transformation and handover of waste on the streets, rather than capturing and defining the collector, we provide an opportunity for otherwise simplistic, poetic, hatred-filled convictions to wear off, and while offering instead, a space to redefine the relationship between city inhabitant and its waste as main subject.

In this city, each person produces one kilogram of waste on average, per day. The resulting waste differs depending on many variables such as the person or source, their lifestyle or location. For this reason, ‘Istanbul’s Leftovers’, rather than generalizing, tries to focus on the routes of waste from its center in Beyoğlu, to its edge in Ümraniye, and creates a personal map whereby waste transforms from metadata, to material that reenters circulation. In most of the locations, the video has encountered the collectors. It has tried to describe a physically and spiritually sickening journey of waste in ’27 states in 27 days’, from labor security to child labor, from urban transformation to forced migration, by going to the place of old Ümraniye waste mount, and recalling the time of explosion on the 28th of April 1993, where 39 people died.

Alper Şen – 2014

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir