(Scroll down for English)
İlk kez Kızılay’da Kotranıslılarla karşılaştığımızda 2001 yılının Temmuz ayıydı. Bir el kamerası ile kiminle buluşacağımızı bilmeden geri dönüşüm işçisi Rıdvan’ı bekliyorduk. Şehrin merkezindeki sokaklarda geri dönüşümün izlerinin ve meydanlarda biriken ve ayrıştırılan artığın hikayesinin peşindeydik. Belki de bir belgesel için ön hazırlık… Ulus Baker’in derslerdeki sözleriyle dolup taşan imajların teorik silsilesi ile deneye yanıla edindiğimiz pratik fikirler birleşince bir şeyler olur diye düşünüyorduk. Ancak mevzu, o zamanki aklımızı da pratiğimizi de sarsıp yeniden kurgulatacak boyuttaymış.

Hiç gelmeyen Rıdvan’ın yerine onun akrabalarından kâğıt toplayıcı bir çocukla yaptığımız ilk kayıt denememiz bizi bu geri dönüşümün ekolojik terimlerinden olabildiğince uzaklaştırıp gerçeğin çölünde bıraktı. Bir Ankaralı için “zorunlu göç” gibi kavramlar genellikle haberlerde -eğer ki haberlerinizi de kendiniz seçiyorsanız- görünür olabilecek kavramlardır. Zorunlu göçün ve yakılan yıkılan binlerce yerleşim yerinin izdüşümünü Ankara’da şehrin merkezi Kızılay’ın sokaklarında gördüğünüzde ise Ankara’yı ve Ankara’nın doğusunu haritada yeniden arama derdine düşüyorsunuz.
“Hepiniz Hakkârili misiniz?” sorusu ilk röportaj denemesinde, çocuklara sormak durumunda kaldığımız üçüncü soruydu. 1994’te yakılan Kotranıs Köyü sakinlerinin o zamandan beri Hakkâri’ye, Van’a, Adana’ya ve sonunda Ankara’ya göç etmelerinin bir sonucuymuş meğer Kızılay’ın kağıdınınve plastiğinin arkasında görünmez olan şey. Bizim içinse mevzu, bir el kamerası ile Ankara sokaklarındaki gezintimizin buzdağına çarpmasıydı. Ülke siyasetinin pencereden fırlatırcasına ya da ayrıştırarak çöpe attığı insan yığınına kendi görsel bilincini geliştirmekten çekinen bir kamera ile tanık olmak tek yapabildiğimizdi. “Bilinçsiz kamera”nın varlığı yine de tüm bu mevzuyu kendi ezberlerimizi bozarak anlamamıza imkân tanıyan tek araçtı. Ne de olsa “televizyoncu” değildik, öğrenci sayılırdık hâlâ. Hem zaten çekimleri de “öylesine” yapıyorduk. Pek de bilinçli sayılmazdık, sezgilerimizin, düşüncelerimizin ve hikayelerin peşinden gitmeye çalışıyorduk.
Geri dönüşüm işçileriyse şehrin orta-üst sınıf mahallerinin herhangi sokağında karşınıza çıkabilirdi. Şehrin yürüyüş haritasını belki de en iyi onlar biliyordu. Her gün şehrin kıyısındaki Mamak’tan şehrin merkezi Çankaya’ya doğru, sokaklarda kağıdın ve plastiğin zenginleştiği saatlere denk gelecek yürüyüş hatları… Çankaya’da her gün ürün veren tarlalardı sokaklardaki çöp yığınları. Oktay’ın (İnce) filmlerindeki Albay’ın ve İmam’ın kaldıkları yerde yıkılmış bir enstelasyon gibi duran eşyalara karşın kağıt toplayıcıların ardiyelerinde kağıdın ve plastiğin kalitesine göre istiflenmiş yığınlar… Agatha Christie romanı, Windows 95 kullanım kılavuzu, Çin Yemekleri kitabı, hepsi 3. hamur… Eğer bir antikacı herhangi birini tekrar dolaşıma sokmazsa gelecekleri yumurta kolisi olacak kitaplar ve ülke gündeminden ironik başlıklar sunan eski gazeteler…
Ramazan, Oktay’ın (İnce) videosunda kağıt ve plastik topladığı çekçekle Yenimahalle’ye kadar gelmiş, Albay’ın evinde Hakkari’deki köylerinin nasıl yakıldığını anlatmıştı. Ramazan, yaz sıcağında karanlık bir cinayete kurban gitmeden önce bırakmak zorunda kalmıştı geri dönüşüm işçiliğini. Ardiyesini belediye, polis zoruyla yıktığında Ramazan televizyon kameralarına bağırıyordu. “Zaten köyümüz yakılmış, buraya göç olmuşuz… Bizim daha ne yapmamızı istiyorsunuz?” Hacı, zabıtanın kağıtçıların evden bile çıkmasına izin vermediği zamanlarda önce zabıtalara sonra da Oktay’ın kamerasına nüfus cüzdanını gösteriyordu: “Ben bu ülkenin vatandaşı değil miyim? Bu zulüm bize reva mıdır?” İstiflediği kağıtları taşıdığı kamyonete binecekken şehrin merkezinde hız rekoru kırmaya çalışan bir arabanın altında can verdi.
Kaybolanlar, geri dönenler, tekrar başlayanlar oldu yıllar içinde. Bu şehir, öteki yaşamları mahalleleri resmi bellekte görünmez/hatırlanmaz hale getirecekse, tek başına ve sayıklama halindeyken “zararsız” olduğunuzu düşünüyor. Ama geri dönüşüm işçileri gibi kalabalıklaşıldığında mevzu değişiyor. Şehrin bilinci sizi zorla şehrin hiyeraraşik emek-sermaye haritasında Ankara’nın çeperinde bir kutuya sokmaya, kendi hayatınızın rotasını kendi başınıza çizmekte ısrarcıysanız da haritanın dışına atmaya çalışıyor.
2001’de Kotranıslılarla tanıştığımız zamandan bugüne dek bir el kamerası, defalarca onlarla birlikte şehrin artıklar arasındaki yürüyüş haritasını çizdi. On yıl boyunca kamera, Kotranıslıların arasında, düğünlerden ev sohbetlerine, her yerde elden ele dolaştı. Kayıtlarda, ardiyeler zorla boşaltılıp yakıldığında ateşi söndürmeye çalışanlar da düğünde halaya duranlar da aynı yüzler, aynı ellerdi. Çoğunlukla kimin hangi görüntüyü çekmiş olduğunu tahmin etmek bile zorlaştı. Bir şeyler söylemenin ya da planlamanın anlamsızlaştığı durumlar ise o an görünenlerin/yaşananların yüklü göndermeleriydi ve kameranın kişiliksizleşmesi de kolektif imajın temel kodlarındaki dağınıklığın aksine yarattığı bütünlüktü. Sanki ortada “sanatsal bir durum” söz konusuydu da, aramızda bir sanatçı yoktu. Niceliği yüksek atıkların arasında kaybolan Kotranıslıların durumunun nitelikli atığa dönüşmesi, her şeyin bir güncel sanat ürünü gibi göründüğü hazine gibi bir alanda, herhangi bir konsepte (mesela öteki), herhangi bir nesneye (mesela balyalanmış plastik yığınlarının şiirsel gösterisi) ya da herhangi bir kişiye (mesela sarı saçlı bir Kürt) yaslanarak üretilebilecek herhangi bir sanat eserinden tedirgin oluyorduk. Ortaya çıkacak “ürünün” kendisini, bulunduğu ortamdan ve kişilerden soyutlayarak hijyen bir alanda bambaşka bir görsel/işitsel alan yaratması “sanatsal” bir bilinci de beraberinde getiriyor. Görüntü, kaydı alınan kişiye bir daha geri dönmemecesine kendi sanatsal yolcuğuna çıkıyor.
Oktay’ın ardiye çekimlerinde söylediği bir söz geliyor aklıma: “Kamerayı şu plastik yığınlarına öylece atılmış bir demir parçası gibi düşünsek, oradaki o halin, o anın kaydını kendiliğinden yapsa…” Kamerayı kendi refleksif bilincimizden de özgür kılmak, kendi gördüklerimizin sınırlı bilincinden öte bir algının arayışıyla yaratılan her kadrajın, anlamaktan çok hissetmeye dayalı olması, bilincin doğal sansürünü de dışlıyor. Tercih yapmak zorunda değiliz; atıkların geri dönüşümü mü köylere geri dönüş mü? Her bir imgelem, her bir referans içinde bulunduğumuz fiziksel ve kavramsal çöplüklerde dağınık olduğu kadar, birbiriyle kördüğüm olmuş halde. Bu düğümü çözmek ya da atıkları ayrıştırmak yerine görüntüyü de bulunduğumuz noktanın bilincinden sıyırarak geri dönüşüme ya da yeniden paylaşıma sokmak gerekiyor.
Burada son sözü Ulus Baker’in söylemesi gerekir: “Çünkü bilinç bir seçmedir -her şeyi değil, işimize geleni seçme hallerimize ‘bilinçli davranış’ diyoruz… Dolayısıyla bilinç doğaya hâkim olmak şöyle dursun, onun azaltılması, eksiltilmesidir… Yani doğaya eklenen bir şey değil, onun unuttuğumuz bir anı, bir kısmıdır…”
Alper Şen – 2012
—
When we first encountered the residents of Kotranıs, Hakkâri in Kızılay, it was July of 2001. We were waiting for recycling worker Rıdvan without knowing who we would meet with, holding a handheld camera. We were on the trail of the traces of recycling in the streets of the city center and the waste accumulated and separated in the squares. Perhaps for a documentary… We thought that when the practical ideas we acquired through trial and error combined with the theoretical lineage of images overflowing with Ulus Baker’s words, something would happen. However, the subject matter turned out to be of a dimension that would shake both our minds and our practice and reshape them.

In place of Rıdvan, who never came, our first recording attempt with a paper-collecting child from his relatives left us as far away from the ecological terms of recycling as possible and stranded us in the desert of reality. For an Ankaralı, concepts like “forced migration” usually appear in the news – if you choose your news yourself. When you see the reflection of forced migration and the burning and destruction of thousands of settlements in Ankara’s streets, in the center of the city like Kızılay, you find yourself searching for Ankara and its east on the map again.
The question “Are you all from Hakkâri?” was the third question we had to ask the children in the first interview attempt. It turned out that the residents of Kotranıs Village, which was burned in 1994, had migrated to Hakkâri, Van, Adana, and finally Ankara. For us, however, the issue was hitting the iceberg of our stroll through Ankara streets with a handheld camera. Witnessing the mass of people thrown out of the window or segregated into trash by the country’s politics with a camera reluctant to develop its own visual consciousness was all we could do. The presence of the “unconscious camera,” nevertheless, was the only tool that allowed us to understand all this by disrupting our own routines. After all, we were not “TV people,” we were still students. And we were shooting “just for fun” anyway. We were not considered very conscious; we were trying to follow our instincts, thoughts, and stories.
Recycling workers could be encountered in any street of the middle-upper class neighborhoods of the city. Perhaps they knew the city’s walking map best. Walking routes from Mamak on the outskirts of the city to the central Çankaya, where paper and plastic enriched the streets during the hours of walking… The garbage heaps on the streets were the fields that produced products every day in Çankaya. While the belongings stood like a demolished installation where Colonel and Imam had stayed in the films of Oktay (İnce), in the storerooms of the paper collectors, piles of paper and plastic were stacked according to their quality… Agatha Christie novels, Windows 95 user manuals, Chinese cooking books, all third-rate… If an antique dealer didn’t put any of them back into circulation, the books that would become egg cartons and old newspapers with ironic headlines from the country’s agenda.
Ramazan had come to Yenimahalle with his cart collecting paper and plastic, and had told about how his villages in Hakkâri were burned down at Colonel’s house in the video of Oktay (İnce). Ramazan had to leave recycling work before falling victim to a dark murder in the summer heat. When the municipality demolished his storeroom by force, Ramazan shouted at the television cameras, “Our village has already been burned, we have migrated here. What else do you want us to do?” Hacı, when the paper collectors were not allowed to leave the house by the municipal officers, showed his ID card to the municipal officers and then to Oktay’s (İnce) camera: “Am I not a citizen of this country? Is this oppression fair to us?” As he was about to get on the truck carrying the paper he had stacked, he was killed under a car trying to break speed records in the center of the city.
Over the years, there were those who disappeared, those who returned, and those who started again. If this city is going to make other lives invisible/unremembered in the official memory of neighborhoods, it thinks you are “harmless” alone and babbling. But when it gets crowded like recycling workers, the subject changes. The city’s consciousness tries to force you into a box on the outskirts of Ankara in the hierarchical labor-capital map of the city, and if you insist on charting the course of your own life on your own, it tries to throw you out of the map.

From the time we met the residents of Kotranıs in 2001 until today, a handheld camera has drawn the walking map among the remnants of the city together with them many times. For ten years, the camera circulated among the people from Kotranıs, at weddings, home conversations, everywhere. In the recordings, those trying to put out the fire when the storerooms were forcibly emptied and burned and those dancing at the wedding were the same faces, the same hands. It often became difficult to even guess who had shot which image. Situations where saying or planning something became meaningless were the loaded references of what was seen/experienced at that moment, and the depersonalization of the camera created coherence contrary to the scattered codes of collective image. It was as if there was talk of an “artistic situation,” but there was no artist among us. The transformation of people from Kotranıs, lost among high-quantity wastes, into qualified waste made everything seem like a treasure in an area where everything seemed like an artwork that could be produced leaning on any concept (such as the other), any object (such as the poetic display of baled plastic piles), or any person (such as a blond Kurd). The product that would emerge would isolate itself from its environment and people, creating a completely different visual/auditory space, just like a hygienic area. The image embarks on its own artistic journey as if it will not return to the person recorded.
I remember a sentence Oktay (İnce) said in the recordings of the storeroom: “If we think of the camera as a piece of iron thrown into these plastic piles, and if it automatically records the state of that place, that moment…” To free the camera from our reflexive consciousness, to create an awareness beyond our limited consciousness in every frame created in the physical and conceptual dumps we are in, excludes the natural censorship of consciousness. We don’t have to make choices; recycling or returning to the villages? Each imagery, each reference, is as scattered as the physical and conceptual dumps we are in, intertwined with each other. Instead of solving this knot or segregating the waste, the image needs to be put back into recycling or redistribution by stripping it of the consciousness of the point we are in.
Here Ulus Baker should have the last word: “Because consciousness is a choice – we call our choice of what to choose ‘conscious behavior’… So rather than dominating nature, it is reducing it, diminishing it… So it is not something added to nature, but a forgotten memory, a part of it that we forgot…”
Alper Şen – 2012