(Scroll down for English)
Ankara’da az ama yine de farkedilebilir miktarda bir martı nüfusun olduğu söylenir. Martıların nasıl Ankara’ya geldiğini öğrenmeye çalıştığınızda da Ankara’ya Samsun’dan ya da İstanbul’dan kamyonlarla gelen balıkları takip eden martı sürülerinin hikayesini duyarsınız. Tüm yolu kamyon kasalarında istiflenmiş balıkları alma çabasıyla geçiren martılar Ankara’ya geldiklerinde kendilerine hayatta kalabilmek için yerler ararlar. Bu yerlerden biri bir zamanlar Mamak’taki çöplüktü. Günümüzde ise Yenimahalle, Ulus, Kızılay’daki balık tezgahlarının, hallerinin ve çöplüklerin içinde kıyısında tepesinde geziniyorlar. Denizi olmayan çöplüğün içinde gün geçtikçe kararan martılar sonunda iri bir kargaya benzer görüntüleriyle Ankaralı oluyorlar.

Ankara’da çöpün içinde martıların hali her ne kadar bir “düşmüşlük” çağrıştırsa da, başka bir göç yoluyla gelen ya da çöpte doğan kargalar, serçeler, kediler, köpekler ve diğer envai çeşit canlı içinse bir “düşmüşlük” halinden bahsetmeyiz. Onların çöpteki uğraşlarının, bizi bir martının uğraşı kadar hüzünlendirmeyeceği açıktır.
Elias Cannetti, hayvanlara dair bir betimlemesinde şöyle bir varsayım ortaya atar: “Bir hayvana 30 saniyeden fazla baktığınızda ona dair insani tarifler yaratmaya başlarız.” Aslında bu tarifler daha çok bizimle ilgilidir. Bir akvaryum balığının fanusun içinde dolaşması ”yerini sevdi / sevmedi / yanına birini arıyor / tek başına daha mutlu” gibi çoğunlukla balığa bakan kişinin ruh halini özetleyen şekillerde tarif edilir. Balık, balık olmaktan çok bizim ruh halimizin ya da dünya görüşümüzün bir simgesi olur. Hayvanların insanlarla olan mecburi ilişkisi kendi artığımıza bakarken aklımızda bir yerlerde gizli saklı kalan sınıfsal ayrım ve hiyerarşide şekillenir.
Bu nedenle çöpün içindeki martı ile karga arasındaki ayrımı biz kendi sınıfsal hiyerarşimizle ya da beğenilerimizle yaratırız. Beyaz’ın “temizliği”, siyahın “kirliliği”, alt metinlerde yaratılan ayrımlarda ortaya çıkar. Martıya üzülürken kargaya karşı kayıtsız kalışımızda bilgiden çok kanaatler etkin olur. Kargayı da martıyı da aynı çöpe sokan sistemi insanların yarattığı bilgisini bulandıran bu kanaatler, beğenilerin bilgiye dönüştüğü bir alanda kurgulanmış şık “gerçekler”, bizim kendi “insan” gerçeğimize dönüşür. İnsan, doğayı doğası gereği işgal ederken kendisini diğer canlılardan üstün zanneder ve bunu da, düşünürek ürettiğini idda eder. Oysa insan, doğanın bakışına göre sadece dönüştürülmesi çok zor artıklar üreten ve toprağı, suyu, havayı kocaman sürülerle işgal eden, bozan, önce diğer canlıları, sonra da kendi cinsinden olanları yerinden eden, bu nedenle kendisi için tehlikeli bir canlıdır.
Her gün binlerce ton artığın üretildiği Ankara’da ve diğer şehirlerde, sayısını bilemeyeceğimiz ölçüde insan artıkları toplayarak geçimlerini sağlıyor. Bu artık yığınının içinde martılarla kargalar arasında ayrım yapmamak için önce “kararmak” ya da vicdani/kitabi tanımlamalarımıza uygun “martılar” aramaktan uzak durmak gerekiyor. İnsan doğasını anlamanın binlerce yolu varsa ve bunun yollarından biri de, Ankara gibi görünürde düzenli, görünmeyen yerlerine ise binlerce canlının hayatta kalma kavgasını verdiği artığının içinde kalmaksa, öncelikle insan olmakla ve şehir hayatının bize sağladığı statüler, kimlikler ve değer yargılarıyla hesaplaşmak gerekiyor.
Alper Şen – 2012
—
It is said that there is a small but noticeable population of seagulls in Ankara. When you try to learn how the seagulls came to Ankara, you hear the story of seagull flocks following trucks carrying fish from Samsun or Istanbul. Seagulls, spending their entire journey trying to get fish piled in truck beds, look for places to survive when they arrive in Ankara. One of these places was once a landfill in Mamak. Nowadays, they wander around the fish stalls, markets, and landfills in Yenimahalle, Ulus, and Kızılay. Seagulls, gradually darkening in the landfill without a sea, eventually become like large crows with their appearance.

Although the state of seagulls in the garbage in Ankara may evoke a sense of “fallenness,” we do not speak of a “fallenness” for crows, sparrows, cats, dogs, and other various creatures that come through another migration route to garbage or born in the garbage. It is clear that their struggles in the garbage will not sadden us as much as the struggle of a seagull.
Elias Canetti makes an assumption in his description of animals: “When you look at an animal for more than 30 seconds, we start to create human descriptions about it.” Actually, these descriptions are more about us. The movement of a fish in an aquarium is described mostly in ways that summarize the mood of the person watching it, such as “it likes its place / doesn’t like it / looking for a companion / happier alone.” The fish becomes more a symbol of our mood or worldview than being a fish. The compulsory relationship of animals with humans is shaped by a hidden class distinction and hierarchy in our minds when we look at our own surplus.
Therefore, the distinction between the seagull and the crow in the garbage is created by our own class hierarchy or preferences. White’s “cleanliness,” black’s “dirtiness,” emerges in the distinctions created in the subtexts. Our indifference towards the crow while feeling sorry for the seagull is more influenced by opinions than knowledge. These opinions, which blur the knowledge created by people who put both the crow and the seagull in the same garbage, become elegant “truths” in an area where preferences turn into knowledge, becoming our own “human” reality. Human, by nature, believes himself/herself to be superior to other living beings while occupying nature, and claims to have produced this by thinking. However, according to nature’s perspective, humans are only creatures that produce very difficult residues to transform, occupy and disrupt the soil, water, and air with huge herds, displacing other creatures first and then those of their own kind, making them a dangerous creature for themselves.
In Ankara and other cities where thousands of tons of waste are produced every day, countless people make a living by collecting human waste. To avoid making a distinction between seagulls and crows in this waste heap, it is necessary to first “darken” or stay away from looking for “seagulls” that fit our moral/ethical definitions. If there are thousands of ways to understand human nature, and if one of the ways to do this is to stay in the residue where thousands of creatures fight for survival, especially in seemingly orderly places like Ankara, and in places where thousands of creatures struggle for survival that are unseen, one must first confront being human and the statuses, identities, and values provided by urban life.
Alper Şen – 2012